Çarşamba, Haziran 17, 2009

80 li yıllar

eyyy facebook, sen nelere kaadirsin. çevremde, özellikle de daha genç nesil, ilk orta lise ve üniversite arkadaşlarını buldukça onlara gıpta ediyordum. ahh keşke ben de izini kaybettiğim arkadaşlarımın izini bulabilsem diye. bu konuda hiç de umudum yoktu hani, hayal bile edemiyordum. üç dört ay önce üni. haberleştiğimiz bir arkadaşım, kendi gayretleriyle arkadaşlarımızın bir kısmını bulduğunu, ankara da bir lokalde buluşacaklarını söyledi, işimiz vardı gidemedik. facabook tan buluşma resimlerini yayımlamışlar hem de hocalarımızı da davet ederek bir araya gelmişler. onları görünce öylesine heyecanlandım ve mutlu oldum ki.. bazılarını hiç tanımadım, birisi bana yazmış otuz yıl sonra adımdan çıkarmış beni ama benim onu tanımam mümkün değil, kimisi pek değişmemiş, otuz yıl öncesinden izler taşıyorlar.. bazı arkadaşlarda saç baş kalmamış, çoğu ben gibi kilo almış, hepsinin 25 yaşını aşmış çocukları..

işte bu gruptan çok da sevdiğim bir arkadaşımla haberleşiyorduk, altınoluğa tatile gelmek istediğini söyledi..ona otelden yer ayarladım ve bugün buluştuk. sanki aradan yıllar geçmemiş gibi, bıraktığımız yerden sohbete daldık. sonra yemeğe gittik, saatlerce konuştuk konuştuk. birbirimize anlatacak ne çok şeyimiz vardı.. eylül ayında grubu burada ağırlamak istiyoruz, inşallah gerçekleştirebiliriz, çünkü izmir de buluşmak için karar almışlar.

ey teknoloji, ne diiimm sana, büyüksün. koco koca yıllardan sonra bizi buluşturdun. biz 80 ihtilali kuşağı olduğumuzdan hepimiz biryere dağıldık, kimi içeri, kimi yurt dışı, işte şimdi birlikteyiz, birbirimizi ilk görüşte tanımasak da öğrencilik fotoğraflarıyla, anılarla o yıllara dönüyoruz..kaldığımız yerden devam..

Cumartesi, Şubat 14, 2009

sevgili mi?

saatdört yoksun
saat beş, yok
altı, yei, ertesi gün
daha ertesi
ve belki kimbilir...

kitap okurum
içinde sen varsın
şarkı dinlerim
içinde sen
oturdum ekmeğimi yerim
karşımda sen oturursun
çalışırım,
karşımda sen

en güzel deniz,
henüz gidilmemiş olandır
en güzel çoçuk
henüz büyümedi
en güzel günlerimiz
henüz yaşamadıklarımız
ve sana söylemek istediğim
en güzel söz
henüz söylememiş
olduğum sözdür
o şimdi ne yapıyor?
şu anda, şimdi, şimdi
evde mi, sokakta mı?
çalışıyor mu,uzanmış mı,
ayakta mı?
kolunu kaldırmış olabilir mi?
hey gülüm
beyaz kalın bileğini nasıl
da çırılçıplak eder bu
hareketi

o şimdi ne yapıyor?
şu anda şimdi, şimdi, şimdi
belki dizinde bir kedi
yavrusu var, okşuyor

belki de yürüyordur,
adımını atmak üzeredir
her kara günümde onu
bana
tıpış tıpış getiren sevgili
canımın içi ayaklar
ve ne düşünüyor, beni mi?
yoksa ne bileyim
fasülyenin neden pişmediğini mi?
yahut insanların çoğunun
neden böyle
bedbaht olduğunu mu?
o şimdi ne düşünüyor
şu anda şimdi, şimdi

saat dört yoksun
saat beş, yok
altı, yedi, ertesi gün
daha ertesi
ve belki kimbilir...
NAZIM HİKMET



aşk... yalın, basit, kolayca söylenebilen bir sözcük. aşk... hüzün, tutku, gözyaşı, kahkaha, umut,cesaret,güçsüzlük gelgitleriyle yaşanan duygu yoğunluğu... söylemesi kadar kolay değil aşkı yaşamak...ya da aşkı yaşamak değil de yaşatmak zordur kimi zaman... taşıyabilmek aşkı yüreğinde özgürce, korkmadan tutmak sevdiğinin elini, sakınmadan büyütmek kalbindeki sevgiyi kolay olmuyor çoğu kez... ya da farklı beklenti ve hayalleri aynı öyküde birleştiremiyoruz... ortak öyküyü yazsak bile yitiriyoruz, onu yazabilmek için geçtiğimiz yolları unutarak...

fedakarlık,sabır ve en çok da emek gerekiyor sevgiyi gelecek yıllara teslim etmek için... emek ve sevgi...birbirine çok yakışan iki kavram... nasıl da değiştirir birini sevmek insanı... kendinden başka birini düşünürsün, bencil değilsindir artık... dünyan iki kişiliktir... sevdiğinin sadece seninle ilgilenmesini beklersin, kıskanırsın arkadaşlarını bile... yani aslında hem bencilsindir hem de değil... aşk karmaşık bir duygudur kısaca... gelgitler yaşarsın... kızmışsındır aramak istemezsin, ama aynı zamanda delice bir özlem vardır içinde sesini duymak için...

mektup satırlarında gizlenen masum aşkları tarihe mi devrettik bilinmez ama, sanki betonlaşmayla birlikte çevremizdeki duvarlar da arttı. tüketim çağının etkisiyle aşkları günlük yaşıyoruz.. ömürlük aşkları yitireli uzun zaman oldu tıpkı sadakati, vefayı unuttuğumuz gibi.. sanal ortamlarda, sanal aşklarla geçirirken günlerimizi giderek kendimiz sanallaşıyoruz. aşkı en iyi anlatan *selvi boylum, al yazmalım*daki unutulmaz cümleye sığınmak gerekiyor çoğu kez... sevgi neydi, iyilikti, dostluktu, emekti..
EN GÜZEL DUYGU AŞK... cumh. gazetesinden...

Cumartesi, Kasım 22, 2008

içtenlikle

benim doğduğum ilçe balıkesir in küçücük bir ilçesi.. öyle ki yetmişli yıllarda ilçemizde lise bile yoktu.. ilk ve ortaokulu kasabamızda, liseyi balıkesir de, üniversiteyi de ankara da bitirdim.. şimdi düşünüyorum da, lisede hep öğleci oldum. saat beş gibi okuldan çıkar, iki km kadar yürüdükten sonra garaja gider ilçeye giden arabalara binerdim. kışın hava erken karardığından, garaja giden kısa yolda da araba tamircileri olduğundan daha güvenli olduğunu düşünerek ana caddeden yürümeyi tercih ederdim. bazı kereler son arabayı kaçırır oralarda beklerdim bi daha dolmuş gelir mi diye.. ya komşumuzun ilde okuyan kızlarının evlerine gitmek zorunda kalırdım, öyle de soğuk nevale idiler ki.. ya da epeyce uzakta olan halama gitmek zorunda kalırdım. zor günlerdi, birinin kapısını çalıp ben arabayı kaçırdım sizde kalmaya geldim demek.. şükürler olsun ki kötü bir olayla da karşılaşmadım çünkü ben kalacak yer buluncaya kadar yatsı ezanları okunurdu..yollarda başıma kötü olaylar da gelebilirdi.. yetmişli yıllar, şimdiki gibi değil..

şimdi bunları neden anlattım.. geçen gün nohut haşladım epeyce de çok.. çünkü difrize küçük parçalar halinde koyuyorum gerektikçe çorba ve pilavda kullanıyorum. filozof, oooo ne çok haşlamışsın, yarın çiftlikten tavuk kestireyim de tavuklu nohutlu pilav yap dedi.. ertesi gün tavuk geldi.. siyahmış rengi kara kara tüyleri kalmış üzerinde.. ocakta, kalan tüyleri yaktım, hayvanda bir ağırlık var neden ki derken, çiftlikte çalışanın içini çıkarmadığını, karnını, bağırsaklarını, kursağını, ödünü vs vs temizlemediğini farkettim. oysa daha önceki gönderişlerinde hep temizlerlerdi.. halil e okuyup üfledikten sonra, ben bunu nsl temizliyordum hem de çocuk yaşımda diye kafa yordum.. yıllar varki hiç o işi yapmamıştım..bisiklete binmek, yüzmek nsl unutulmuyorsa tavuğun son temizlik işlemleri de unutulmuyormuş.. basite almayın arkadaşlar, bağırsakların delinmemesi, ödün patlamaması, ciğerin parçalanmaması, kursağın delinmemesi gibi ince işler bunlar.. sevindim becerdiğime de..

taşrada büyümenin avantajları bunlar.. pek çok bitkiyi tanımak, sebze meyve yetiştirmesini bilmek, derede çamaşır yıkamanın yöntemi, ölüm düğün vb adetler, mevlütler, bayram ziyaretleri, komşuluk ilişkileri, ev fırınında ekmek yapmak, hamur yoğurmak, okula gitsen bile kalabalık bir ailenin bulaşıklarını yıkamak, evi silip süpürmek, tahtaları fırçalamak, kilim ve halı yıkamak, badana yapmak, yemek yapmak..bunun gibi işleri, hepsini yapamasam bile kiii çok miktarda ekmek yoğurmadım. hamur açmadım, fırına ekmek atmadım, ama çocuk yaşlarımda çok güzel dolma yapardım annem bana yaptırırdı bol domatesli, yeşillikli....

okuduk, meslek sahibi olduk, zaman zuhur geçti, eşim çalışkan ve akıllı..insanca yaşayabilecek standartları yakaladık.. çocukken hayal bile edemeyeceğim olanaklara sahip olduk.. Allah a sonsuz teşekkürler..geldiğim yeri unuttum mu aslaaaa... sindire sindire kavuştuğumuzdan bu olanaklara, sonradan görme oldum mu aslaaaa...hem beş yıldızlı otellerin balo salonlarında salınmayı bilmek, hem de hala küçük kasabamıza gittiğimizde oranan gelenek ve göreneklerine göre davranabilmek.... işte insan olmanın erdemi bu galiba..

offff yine çok açtım içimi, haydi kalın sağlıcakla..

Salı, Ekim 28, 2008

sansür

üç gün önce bloğuma girdim.. aaaaa bilmem ne mahkemesi kararıyla kapatılmış, şaşırdım kaldım, biraz araştırarak nedenini öğrendim.. kapatmanız gerekenleri kapatın eğer gerekiyorsa, herkesi değil.. her türlü sansüre hayır...

hafta sonu, yakın bir arkadaşımızın oğlunun düğünü için istanbul a gittik filozofla.. nerdeyse bebekliğini bildiğim çocuk büyümüş de damat olmuş..çok mutlu oldular bizi görünce.. uzun zamandır görmediğim kişilerle karşılaştık, hasret giderdik.. nikah öğleden sonraydı ona yetişemedik, düğün yemeğine katıldık.. istanbul da yaşayan arkadaşlar bi şeyi merak ediyorum, trafikle ns l başediyorsunuz? ikiyüz mt lik yolu yarım saatte aşamadık da..

düğünde gece yarısına doğru, haydi beyoğluna akalım dedim filozof a.. nasıl da yağmur var.. herkesin elinde renk renk şeffaf şemsiyeler, yakalananlar almış hemen oradaki satıcılardan, biz de aldık birer tane.. bir bara gittik önce, sonra çiçekpasajında bir mekana daha derken zaman epeyce geçmişti.. yatmağa doğruca otele gittik.. güzeldi, herşey çok güzeldi..

Çarşamba, Ekim 22, 2008

kelebek

bir tv proğramında yapılan söyleşide, eşiyle 56 yıllık birlikteliği olan ünlü bir gazeteci, evlilikte mutluluğu bir cümleyle özetlemişti..
BİRLİKTEYKEN BİLE YALNIZ KALABİLMEK..
anlamlı bir yaklaşım, birbirini sıkmadan, boğmadan...

senin omuzuna konan bir kelebeğim.. kelebekler insana hiç ağırlık vermez. ama sana gelebilecek her harekete karşı uyanıktır.. uçurma kelebeği, ben hep senin omzunda, hem de hiç yük olmadan...

Salı, Ekim 21, 2008

HİKAYE BU YA!

günlerden bir gün, diyelim ki bir yaz..
kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş, adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş..
-ben seni çok seviyorum, lütfen beni içeri al da birlikte yaşayalım.. adam, olmaz alamam. sen bir kuşsun, hiç kuş insana aşık olur mu? kırlangıç bir süre sonra yeniden gelmiş, isteğini tekrarlamış.. lütfen pencereni aç ve beni içeri al, birlikte yaşarız, sana dost ve arkadaş olurum, canın da sıkılmaz, birlikte yaşar gideriz.. adam;
-git başımdan, olmaz alamam diye cevap vermiş..

zaman geçmiş, sonbahar yaklaşmış, kırlangıç üçüncü ve son kez gelmiş..
-lütfen beni içeri al, artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam biliyorsun, ben sıcak havalarda yaşayabilirim ancak... beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalacağım, beni yanına al, burada kalayım.. birlikte yemek yer, omzuna konar, seni neşelendiririm. hem sen de benim gibi yalnızsın..

-adam kuşu kovmuş, kırlangıç da üzüntülü bir şekilde uçmuş gitmiş..

aradan zaman geçmiş, adam düşünmüş..
-ben ne kadar akılsız bir adamım, niye birlikte yaşamayı kabul etmedim diye hayıflanmış... sonra kendi kendine; havalar ısınınca yine gelir, birlikte yaşar gideriz demiş...

penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış, kırlangıçlar gelmiş ama onunki gelmemiş. yazın sonuna kadar penceresi açık kalmış ama ne gelen var ne giden..

sonunda bir bilge kişiye danışmış, bilge ona
-kırlangıçların ömrü altı aydır demiş..

HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, ÖMRÜNDE BİR KEZ ELİNE GEÇER, DEĞERLENDİREMEZSEN UÇUP GİDER.. HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, BİR KEZ KARŞINA ÇIKAR, FARK EDEMEZSEN, DEĞERİNİ BİLMEZSEN UÇUP GİDER. DİKKATLİ OLUN, FARKINDA OLUN... VE BİR DÜŞÜNÜN, ACABA KAÇ KIRLANGIÇ KOVALADINIZ PENCERENİZDEN BUGÜNE DEĞİN....

Perşembe, Ekim 09, 2008

yazdım bak

su gibi nin yazılarını okurken, beş haftadır yazmadığımı gördüm, yuhh dedim kendime..beni hep bişiilerin dürtmesi gerekiyo yazmam için..nasıl yapıyolar bilmem ama bazı bloglarda rastlıyorum, link verilenlerin ne zaman yazdıklarını belirten göstergelere..daha önce de nilly de rastlamıştım, hemen yazı yazmak geldi içimden şimdiki gibi..



nerelerden başlayayım, en sondan önceye doğru en iyisi..bugün dişimi çektirdim, yaklaşık bir buçuk aydır ağrısını çektim, üşütmeyle başladı, dr gittim, antibiyotik kullandım ama ağrısını geçiremedim, sanki Allah beni sınadı oruç da tutuyorum bu arada, bırakmak istemedim, inat ettim bayramdan sonra çektireceğim seni diye, kaplamanın altı çürümüş, neyse bugün hallettim de ilk kez bu akşam sıcak sıcak çay içebildim. ne soğuk ne sıcak birşey yiyip içebildim kaç zamandır.

bayramda yine anne baba evinde cumbur cemaat bayram geçirdik. yorucu ama değerdi herşeye..bir önceki postta bahsetmiştim çalıştığım kurumdaki görev değişikliğine..gn md istifa dilekçesini verdi ayrıldı, yardımcısı olarak iş bana kaldı.. oysa ben kurumda gönüllü de çalıştığım için gezmeğe gider gibi, çalışma saatlerine de bağlı kalmadan çalışıyordum. zaten kurucu da her işi göğüslemeye hazırdı, filozof un da vakfın başkanı olması, rahat davranmama neden oluyodu. örn okula geç gitmişim erken ayrılmışım hiç kimse karışmıyordu. babacım şakacıdır, bana takılıyodu, parasız iş bu kadar olur kızım diye.. gn md hem kurucu üyeler arasında, hem de yönetim üyesi.. ben sadece kurucu üyeyim. karı koca yönetimde olmamızı istemedi filozof. neyse uzatmayayım, onun görevlerini devraldım, parasal işleri filozof tlf la işyerinden ve muhasebeyle yürütüyor, ben de eğt öğr işlerini götürüyordum ama okula hergün giderek ve daha fazla çalışarak.. istifa eden gn md pişman olmuş ayrıldığına, yeniden dönmek için türlü yollarla serzenişte bulunuyor. filozofa, bir yıl daha çalışsın öyleyse, sonrasını düşünürüz dedim. vakfa emeği çok, hakkını yememek lazım, vakfın kurulduğu tarihten sonra sekiz yıl hiçbir ücret talep etmeden çalıştı kurum oturana dek. son dört yıldır ücret alıyor. ben de bu kısa zaman içinde kendimi sınadım, yapabilirliğimi ispatladım kendime, onlarca sorun çözdüm hem de hiç kimseyi kırmadan, dökmeden, tatlılıkla..işler pek de güzel gitti. önümüzdeki günlerde yön topl. yapılacak, abimiz bir yıl daha çalışacak.. kendisi şeker hastası ve 70 li yaşlara yaklaşmış.. çabuk sinirleniyo, olayları büyütüyo, kimseye güvenmiyo ama kırmak istemedik onu, idare etcez yine.. ben , biraz daha rölantide çalışmaya devam..

internette oyunus diye bi kelime oyununa takılıyorum son bir yıldır, belki pek çok kişi biliyodur, kızıyorum kendime aslında, herkesin uykuya geçtiği saatlerde, hadi bi oyun daha.. daha.. yendim, yenildim derken saatler nsl geçiyo anlamıyorum ve sabah uykumu alamadan kalkıyorum, hep de söz veriyorum kendime ama tutan kim... bu yazıyı da oyundan ara verdiğim bir arada yazıyorum. kendime gelmem lazım, kadın kadın titre ve kendine dön..

şimdi bir iki el daha oyunus oynayayım, sonra gazetemi okuyayım ve uykuya dalayım..filozof kaçıncı uykusunda, ben oyuna dalmış vaziyette, biraz da utanıyorum ondan ama beni baskı altına almıyo Allah tan.. belki biraz alması gerekiyo kimbilir.. adam su içmeye kalkıyo, tuvalete kalkıyo ben hep oyunda, kelime kaçıracağım diye kısacık laf atıyorum ona yanımdan geçerken.. sonra da yatakta bir saat cumhuriyet okuyorum şıkır şıkır sayfaları çevirip, okuma lambasının eşliğinde..çok kabahatliyim çooookkkkk... bişii dese elbette yapmam ama benimkisi biraz fazla oluyo gibi, en azından ben öyle hissediyorum. annem burda oldu mu kızıyo bana, gülümsüyorum ona ve bildiğimi yapıyorum.. çok içimi açtım, haydi kalın sağlıcakla....